İSTİKLAL MARŞI VE MEHMET AKİF


DURALİ GÜL; CEZAEVİ VAİZİ

Bir ülkenin bağımsızlığının sembollerinden biri bayrak iken diğeri milli bir marştır. Geçmişten günümüze Türklerin milli marşları olagelmiştir. XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eseri Divanı Lügati’t- Türk’te hakanların huzurunda müzik icra edildiği anlatılır. O zamanlarda küvrük (kös), tomruk (davul), çenk (zil) ve nay-i Türkî adındaki sazlardan oluşan “tuğ”lar, savaşlarda ve özel günlerde müzik icra etmekteydiler. Ayrıca “tuğ” Türklerde hâkimiyetin de sembolü olmuştur. Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubat, Osman Gazi’ye 1299’da beylik alameti olarak sancak ile beraber “tuğ” da göndermişti. Tarihçiler bundan dolayı Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu bu tarih olarak belirtirler. Tuğ’un Osmanlı’daki adı mehter idi. Tanzimat’la birlikte başlayan batılılaşma hareketine uygun olarak milli marşlar da değişmişti. Osmanlı’nın kullandığı en son marş ise Reşadiye Marşı olup, bu marş 1909-1918 yılları arası kullanıldı. Bu marş Italo Selvelli tarafından Mehmet Reşat için bestelenmiştir.

Kurtuluş Savaşı Dönemi’nde ise askerlerin ve halkın maneviyatını yükseltecek bir milli marş yazılması gündeme gelmiş, 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM açılmasıyla yeni kurulan Ankara Hükümeti’nin de gelişen diplomatik ilişkileri ve dış temasları milli marşa duyulan ihtiyacı güçlendirmiştir. İşte İstiklal marşı askerin ve halkın maneviyatını ve moralini yükseltmek ve diplomatik ilişkilerde duyulan ihtiyaç üzerine yazılması kararlaştırılmıştır.

Bu talep üzerine “Maarif Vekâleti” (Milli Eğitim Bakanlığı) 7 Kasım 1920’de İstiklal Marşı yazılması için bir yarışma başlatmış ve bunu Hâkimiyet-i Milliye gazetesine verdiği ilan ile duyurmuştur.

İstiklal Marşı için yarışmanın açıldığı günlerde Mehmet Akif görevli olarak Kastamonu’da çalışmaktaydı. İstiklal Marşı için bir yarışma ve ödül olması fikrini hoş görmeyen şair, müsabakaya katılmak istememiştir. Mehmet Akif’in yarışmaya neden katılmak istemediğini, dostu Karesi Milletvekili Hasan Basri (Çantaş) Bey şöyle anlatır: “İstiklal Marşı’nın İstiklal Mücadelesinin içinde Büyük Millet Meclisi’nde görev yapan Mehmet Akif tarafından yazılmasını kendisine söylediğimiz zaman o ‘ben ne müsabakaya girerim ne de caize (ödül) alırım!’ demişti. Ben ricalarımı tekrar ettikçe o da aynı sözü söylemiş ve ‘bırak yazsınlar. Ben bu yaştan sonra yarışa mı gireceğim ayıp değil mi?’ demişti.” Maarif Bakanı Hamdullah Suphi beyin özel ricası ve Hasan Basri Beyin, yarışma koşullarının şairin istediği gibi düzenleneceğini, ikramiyeyi ise bir hayır kurumuna vereceklerini belirtmesiyle Mehmet Akif İstiklal Marşı’nı yazmaya ikna olmuştur.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı Ankara’da Tacettin Dergâhı’nda yazmıştır. İstiklal Marşını yazarken adeta dünya ile ilişkisini kesen şairin halini kendisi gibi Tacettin Dergâhı’nda ikamet eden Konya milletvekili Hafız Bekir Efendi şöyle anlatmaktadır: “Üstat bir gece birden uyanır. Kağıt arar; bulamayınca kalemiyle yattığı yer yatağının yanındaki duvara marşın ‘Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım..’ mısrası ile başlayan kıtasını yazar. Ben sabah namazına kalktığımda üstadı çakısıyla duvardaki yazısını kazırken gördüm.” Dostları, Akif’in İstiklal Marşı’nı yazarken derin tefekküre daldığını, saatlerce düşünüp yazdığını anlatmışlardır. Herkesin sabırsızlıkla beklediği şiir on gün içerisinde tamamlanmıştır.

İstiklal Marşı ilk olarak kahraman ordumuza ithaf edilerek Sebilürreşad Dergisi’ninde yayımlanmış, sonrasında 21 Şubat 1921 tarihinde Açıksöz Gazetesi’nde basılmıştır. 26 Şubat 1921 tarihinde Meclis görüşmelerine taşınmış, 724 şiir arasından Mehmet Akif Ersoy’un şiiri beğenilmiştir. İstiklal Marşı Meclis’te yapılan müzakerelerden sonra 12 Mart 1921 tarihinde TBMM’de milli marş olarak kabul edilmiştir.

Ayakta defalarca okunan İstiklal Marşı bu milletin ortak değeri olarak o günden sonra okunmaya milletimizin gönlünde taht kurmaya devam etmektedir.

“Milli marşlar, ülkelerin dönüm noktası olarak kabul edilen zor dönemlerinde yazılırlar. Bu bilinçte olan İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy da kendisine yöneltilen bir soruya bir duayla “Allah bu millete yeniden milli marş yazdırmasın, Allah bir daha bu memleketin, bu milletin istiklalini tehlikeye düşürmesin! Bir daha onu istiklal marşı yazmaya mecbur etmesin.” diye yine tarihe altın harflerle kazınan bir cevap vermiştir.

Her yıl 12 Mart İstiklal Marşının kabulü dolayısı ile Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy anılmaktadır. Onu milletimizin bir değeri olarak anmaktan öte anlamaya ve ortaya koyduğu fikirlerin yaşatılması için bizlere büyük görevler düşmektedir.

Milli şairimiz Mehmet Akif hiç şüphesiz Türk Edebiyatı’nın kudretli şairlerinden olmakla beraber, 20.yüzyılın başında Türk kültür hayatına da damgasını vuran mümtaz şahsiyetlerden biridir.

Tarihimizin en zor günlerinin yaşandığı bir dönemde dünyaya gelmiştir.  Koca bir çınarın yıkılışını fark ederek önce onu kurtarmak için çabalamış yıkıldıktan sonra da yeniden filizlenmesi için sadece yüreği ve kalemi ile değil bizzat Anadolu'yu karış karış dolaşmıştır.

Hayatı boyunca inandığını söylemekten ve yazmaktan çekinmeyen Akif, Balkan savaşlarından Çanakkale’ye, 1. Dünya Savaşı’ndan Mondros mütarekesine kadar önemli olaylarda şahsi fikirlerini ortaya koymuştur. Artık İstanbul’da yapacağı şeyler bittikten sonra, yaverini, ailesiyle birlikte, daktilosunu, dergisini ve bütün malzemelerini yüklenip, Anadolu’nun değişik illerinde faaliyetini sürdürmüş, Kurtuluş Savaşı’nın hangi şartlarda başarıldığını dile getirmiştir.

Akif, sağlığında dünya mülküne dair tek bir kazancı olmayan, ikbalin en basit derecesine bile tenezzül etmemiştir. O, etrafındaki yangını söndürme telaşıyla, kan ter içinde oradan oraya koşturup su bulmaya çalışan bir çalışkan dava adamıdır. Bir taraftan başmuharrir sıfatıyla dergi çıkarır, bir taraftan üniversitede talebeye ders veren bir müderristir, beri tarafta cami kürsüsünde cemaate vaaz eden bir din gönüllüsü, öte yandan mahalle kahvehanesinde ahaliye bilinç zerk eden yeri geldiğinde milletin mebusu olan, gerektiğinde cephede harbe koşan tam bir meydan, toplum ve mücadele adamıdır. Halktan biridir, halkın içindedir, halk için yaşamıştır.

Milletin iradesine ve Allah‘ın müminlere vadettiği zaferin er geç gerçekleşeceğine inanan Mehmet Akif, şiirlerinde milli ve dini motifleri dengeli bir şekilde kıtalara yerleştirmiştir. Eserlerinde bayrak, hilal, yıldız, hürriyet, istiklal, iman, şehadet, cennet, ezan, mabet, vecd gibi dini motifleri uyum halinde zengin bir belagatle kullanmıştır.

Mehmet Akif, dini vasıta haline getirip halkı uyutan, tevekkül diye tembelliğe iten zihniyete de şiddetli bir üslupla karşı çıkmış ve medeniyet kisvesi altında Türklüğü ezmeye çalışan batı dünyasına karşı, cepheden cepheye koşarak milli mücadelenin manevi liderlerinden biri olmuştur.

Müslüman her Türk gencinin her daim kendisinden ziyadesiyle feyz alacağı Akif, bir ferdi olduğu cemiyetin, bütün derdini ve tasasını iliklerinde hissederek “Sahipsiz olan memleketin batması haktır, sen sahip olursan bu vatan bakmayacaktır” diyebilen gerçek bir vatanseverdir.

“Akif’i okumak ve anlamak kolay değil” denilebilir. Ama onu sadece anmak yetmiyor, anlamak ta gerekiyor. Anlamak için ise okumak gerekiyor. Akif’i gerçekten anlamak, Akif’in baktığı pencereden bakıp, gördüklerini anlamaya çalışmaktır.

Mehmet Akif Ersoy bu milletin kurtuluşunu Asım’ın neslinde görmüştür. Onu anlamak isteyenler geleceği inşa ederken Asım’ın neslini örnek almalıdırlar.