İhanete giden yol gafletten geçer


5 Ocak 2020 tarihli Yeni Şafak Gazetesinde yer alan bir habere göre; 4 Kasım 2015’te Rus uçağının düşürülmesinin FETÖ kumpası olduğu ortaya çıktı.

Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın (KOM), ByLock mesaj içerikleriyle ilgili yaptığı analizlerde FETÖ mahrem imamlarının Rus savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili mesajlaştıkları belirlendi. 

FETÖ’nün Türk Silahlı Kuvvetler içindeki en üst düzey mahrem imamlarından ByLock’taki ID numarası “22329” olan (aynı zamanda Güneydoğu gezici mahrem imamı) Bahadır K. ile ByLock ID numarası “108935” olan Bekir Ş.’nin yazışmalarında şu bilgiler yer aldı:

Bekir Ş.: Selamünaleyküm abi, konu Rus savaş uçağı. Ruslar zaten sürekli hava sahasını işgal ediyor. 2 aydır asker bunu MGK’da gündeme getiriyor. Bizimkiler de (FETÖ üyesi askerler)  sürekli bu işi gündemde tutuyor. Hükümet de en son diyor ki vurun gitsin bir daha olursa.

Bahadır K.: Evet

Bekir Ş.: Emri hatta Eskişehir’deki patron vermiş. Diyarbakır’daki adam (FETÖ’cü olmayan) sahtekâr birisi olduğu için onun haberi yok, duyunca küplere biniyor. Olay olduğunda içerdeki bir rütbeli askerden aldım bilgileri. İstihbaratçı havacı.

Bahadır K.: Ben de tam bunu diyorum. (Hükümet için) Sonra da düştükleri tufayı anladılar.

Bekir Ş.: Vuran kişi 2002’li yüzbaşı. Uçak Adana’dan kalktı. Fakat personel Balıkesir’in personeli. Elemanlar oldukça sağlam.

FETÖ, Rus savaş uçaklarına yönelik angajman uygulamasına ilişkin ilk hamleyi, 15 Temmuz darbe girişiminden yargılanan FETÖ’cü general Hasan Hüseyin Demirarslan’ın imzasıyla Genelkurmay Başkanlığı’na yollanan Angajman Uygulama Direktifi İsteği ile yaptı.

Bu yazıda, Rus uçaklarının Suriye’ye intikal ettikleri ve uçak düşürme H-188 numaralı angajman kuralının değiştirilmesi talebi iletiliyordu. Ancak bu gizli direktif, normalde sadece Üs Komutanlığı’na gönderilmesi gerekirken alt komutanlıklara da gönderildi. Normal uygulamalara aykırı olan bu yolla, FETÖ’cü pilotlara Rus uçağını düşürme talimatı doğrudan verilmiş oldu. Nitekim bu yazının yollanmasından kısa bir süre sonra da Rus savaş uçağı düşürüldü. Uçak vurulduğu dönemde İstihbarat Başkanlığında vekaleten FETÖ’cü general Gökhan Şahin Sönmezateş bulunuyordu. Yine Hava Kuvvetleri Harekat Merkezi Komutanı FETÖ’cü General Kemal Mutlum, Birleştirilmiş Hava Harekat Merkezi Komutanı ise FETÖ’cü General Recep Ünal’dı.

Her şey ne kadar planlı değil mi?..

Kucağında oturdukları ABD’ye hizmette sınır tanımayan hainler hiçbir şeyi tesadüfe bırakmamışlar.

Önce minare çalınmış sonra da kılıfı hazırlanmış.

“Çünkü elemanlar çok sağlam.”

Peki “Stratejik Derinlik” lerde gezinen ve şimdilerde parti kuran Başbakan bu kadar kolay tufaya gelir mi?.

Soruyu şöyle soralım.

Bu kadar kolay tufaya gelen birisine nasıl/niye güveneceğiz ?..

Bu kadar kolay tufaya gelen ve kurucusu olduğu bir üniversiteyi dahi yönetemeyip eline yüzüne bulaştıran birisinde sizce “gelecek” var mıdır?..

Her neyse..

ABD beslemesi FETÖ’nün Türk-Rus ilişkilerini bozmak için yaptıkları sadece uçak düşürülmesi ile sınırlı değil.

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey KARLOV’a yönelik suikast ta yine FETÖ tarafından gerçekleştirilmişti.

O dönem “yav her taşın altında FETÖ aramaktan vazgeçin, adamlar silahlı eylem mi yapıyorlar, bunlar masum bir cemaat” diyerek FETÖ’ye arka çıkanlar, Adil ÖKSÜZ için sahte MİT görevlisi belgesi düzenleyerek 15 Temmuz’u neredeyse hükümet yaptırdı diyecek kadar hesaplı kitaplı ihanet içinde olan bu hainleri masum göstermekle kalmayıp olup biteni tiyatro olarak niteleyeler, her gün bir yenisi ortaya çıkan ihanetlerden sonra yanıldıklarını anlamışlar mıdır?.

Sanmıyorum.

Onlardan aldıkları sahte belgeleri sallayıp, ihanet değirmenine su taşıyan “kullanışlı aparatların” varlığı tehlikenin farkında olmadıklarını göstermektedir.

Yaşanan bunca acı gerçeğe rağmen (üstelik resmi sıfatı olan) birileri hala “KHK’lar faciadır” diyebiliyorsa bunun damadını korumak amacıyla söylendiğine kimse inanmaz.

Elbette her gafil hain değildir ama ihanete giden yol da gafletten geçer..

 

Libya’da ne işimiz var?..

 

Son günlerde en çok duyduğumuz söz bu..

Libya’da ne işimiz var?..

Önce kısa bir hatırlatma yapalım.

Batılı büyük devletlerin 2010’larda başlattıkları ‘’Arap Baharı’’ isimli devrimler; Tunus, Libya, Mısır, Suriye ve Yemen gibi İslam ülkelerini tetikleyerek iç savaş ortamını oluşturdu.

1969’da Sosyalist bir devrim ile yönetimi ele geçirmiş olan Kaddafi de bu yöntemle 2011 ‘de devrildi.

Kaddafi sonrasında ortaya çıkan kaos ortamında BM tarafından meşru olarak tescil edilen Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve Halife Hafter isimli eski generalin yönettiği Tobruk merkezli gayr-i meşru hükümet olmak üzere iki ayrı hükümet kuruldu.

Kendilerine bağlı bir kukla devlet kurdurmak amacıyla ABD, Batılı devletler ve bazı Arap ülkelerinin desteklediği Hafter, Kaddafi döneminde Çad ile savaşmak üzere görevlendirilmiş, ancak savaşmak yerine bu ülke ile anlaşarak Kaddafi’ye baş kaldırmıştı.

Vatan haini ilan edilmesinden dolayı ABD’ye kaçarak 20 yıl himaye edildi ve bu himayenin karşılığı olarak Kaddafi sonrasında kukla bir yönetim kurmakla görevlendirildi.

Türkiye, Libya UMH ile bir deniz kıta sahanlığı anlaşması yaptı.

Libya’da iç savaş ortamının UMH aleyhine gelişmeye başlaması, yapılan deniz anlaşması gereği ve UMH’nin de talep etmesi üzerine Türkiye, denizlerdeki egemenlik haklarını korumak maksadıyla ‘’Libya Tezkere’’sini TBMM’de onayladı.

Böylece; içindeki darbeci hainlerden temizlenen Türk Ordusu Libya ile birlikte 13. üncü ülkede faaliyet göstermiş olacak.

Bu Tezkere gerekçesi milletlerarası hukuka uygundur.

İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi olağanüstü enerji kaynaklarına sahip olan Akdeniz’i parselleyip Türkiye’yi Antalya Körfezinden çıkamaz hale getirirken, Akdeniz’e kilometrelerce kıyısı olan Türkiye “aman kimseye bulaşmayayım” diyerek mal mal bakacak mıydı?..

Değil gemi yüzdürmek denize bile giremez hale gelecektik.

Ülkemizin hakkı olan enerji kaynaklarının paylaşılmasına seyirci kalmak en büyük ihanet olurdu.

Türkiye hak ve hukukunu korumak için Libya ile anlaştı.

Üstelik anlaştığı BM’nin de kabul ettiği Ulusal Mutabakat Hükümeti UMH.

Ama bu ülkede ne yazık ki olup biteni okuyamayan, siyasi miyoplar neden Hafter denilen ABD beslemesi soytarı ile işbirliği yapılmadığını soruyor.

Çünkü Hafter zibidisi sekülermiş.

Yani halkın tercihinin hiçbir önemi yokmuş.

Besleme sekülerse yeterliymiş.

Kendilerine demokrat diyenlerin sırf seküler diyerek isyancı Hafter’i desteklemeleri utanç vericidir.

Kimin demokrat ve kimin faşist olduğunun da önemli bir göstergesidir.

Hem Doğu Akdeniz’de niye yokuz deyip hem de Doğu Akdeniz’deki meşru varlığımızın göstergesi olan Libya mutabakatını görmezden gelmek en hafif tabirle gaflettir.

Türk ordusu, okeye aranan dördüncü kişi değil ülke hak ve çıkarlarının koruyucusu olarak  Libya’da bulunacak.

Sahada askerinizin güç ve varlığı masada alınacak karaları doğrudan belirler.

Sahada yoksanız, masada paylaşım için değil ancak (onu da verirseler) çay içmek için bulunursunuz.

Tarihi yazmaktan korkanlar yazılanı okumak zorunda kalırlar.

Türk askerini lejyoner olarak niteleyen, Libya’ya asker değil diplomat gönderin, askerin Libya’da ne işi var diyenlerin Yunanistan, Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum kesimiyle aynı dili kullanmaları bile askerimizin Libya’da niçin bulunduğunu açıklamak için yeterli.

Ülke hak ve çıkarlarının söz konusu olduğu bir durumda bile “red cephesi” oluşturup Yunanistan ve İsrail ağzıyla konuşanların varlığına rağmen ülkemizin hakkı olan enerji kaynaklarının gasp edilmesinin önlenmesi için atılan bu adım tarihi bir niteliktedir ve önemi gelecekte anlama geldiği çok daha iyi anlaşılacaktır.