Yüzünde ağır yanık izleri kalan, sağ gözünü kaybeden,...
  • Reklam
M. Niyazi Yılmaz

M. Niyazi Yılmaz

Yüzünde ağır yanık izleri kalan, sağ gözünü kaybeden, geçirdiği ameliyatlar ile göz kapakları ve dudağı yeniden yapılan Berfin ÖZEK sadece yaralanmışmış!...

13 Ocak 2020 - 08:27

İskenderun’un Buluttepe Mahallesi 390 Sokak’ta 15 Ocak’ta, dershaneden çıkıp evine giden Berfin Özek’in yolunu kesen Casim Ozan Çeltik Berfin Özek’in yüzüne asit atıp, kaçtı.

Berfin, çağrılan sağlık ekiplerince İskenderun Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. İlk müdahalesinin ardından da Adana Şehir Hastanesi’ne sevk edildi. Yüzünde yanıklar oluşan Berfin Özek, yanık ünitesinde tedaviye alındı.

Berfin, gördüğü uzun tedavinin ardından taburcu oldu, ancak yüzünde ağır yanık izleri kaldı. Bodrum’da tedaviye alınan Özek, sağ gözünü kaybetti, geçirdiği ameliyat ile göz kapakları ve dudağı yeniden yapıldı. 

Saldırının ardından tutuklanan Casim Ozan Çeltik hakkında, yargılandığı İskenderun 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde, iddianameyi ‘kasten adam öldürmeye teşebbüs’ suçlamasıyla hazırlayan savcı, yeni mütalaasında ‘öldürme kastının olmadığına’ dair hukuki değerlendirme yaptı. Çeltik’in ‘kasten yaralama’ suçundan ceza alması talep edildi.

İskenderun 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada, mahkeme heyeti tutuklu sanık Casim Ozan Çeltik’i ‘kasten yaralama’ suçundan 13 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı.

Bunun da en fazla dokuz yılını hapiste geçirecek.

Mahkeme çıkışında açıklama yapan Berfin Özek, verilen cezanın çektiği acıların karşılığı olmadığını söyledi. Sanığa verilen cezanın yetersiz olduğunu söyleyen Özek, “Beklediğimiz bir karar değil. Çektiğimiz acıların karşılığı bu değil. Sanığın cezaevinden çıkma ihmali var. Biz bu korkuyla nasıl yaşayacağız? Hukuki mücadelemize devam edeceğiz. En ağır cezaya çarptırılmasını istiyorum” dedi. Berfin Özek’in avukatları da karara itiraz edeceklerini söyledi. 

Berfin’in de ifade ettiği gibi bu karar hiçbir şekilde adil değil.

Ve hiç bir şekilde kamu vicdanını tatmin etmiyor.

10 ameliyat geçiren ve ağır yanık izleri kalan yüzü hiçbir zaman eski haline dönmeyecek olan üstelik bir gözünü kaybeden hayatının baharında genç bir kızımıza yapılan bu eylemi sıradan bir yaralama gibi görmek vicdanları sızlatıyor.

Bu anlayışla mı kadına karşı şiddeti önleyeceğiz?..

Bu cezalarla mı kadına şiddet uygulayan magandaları caydıracağız?..

Ömrünün sonuna kadar silinmez izler taşıyacak olan bu evladımızın çektiği ve çekmek zorunda kalacağı acıların karşılığı sadece “kasten yaralama” öyle mi?..

Berfin bu kararla ikinci kez mağdur edilmiştir.

Yazıktır, günahtır.

Bu tür kamu vicdanını tatmin etmeyen kararlar yargıya olan güveni zedelemektedir.

Elbette bir üst mahkemeye itiraz hakkı var ve üst mahkemenin bu adaletsizliğe dur diyeceğine inanıyorum ama ilk derece mahkeme kararlarının da kamu vicdanında onaylanması gerekmez mi?.

Ben tek bir soru soracağım.

Berfin ÖZEK’in yerinde, bu kararı verelerin kızı olsa idi yine aynı karar verilir miydi.?

Sayın üyeler eğer bu soruya gönül rahatlığı ile evet diyebiliyor iseler mesele yok.

Ama ben öyle bir durumda asla “aynı” kararın çıkmayacağına inananlardanım.

 

Dün büyük üzüntü ve hicap duyduğu ifadeler bugün “fikir özgürlüğü” imiş……

 

Hangi işi yaparsanız yapın ağzınızdan çıkan sözlere dikkat edeceksiniz.

Ama siyaset yapıyorsanız ağzınızdan çıkana daha fazla dikkat edeceksiniz.

Rahmetli Süleyman DEMİREL daha önce söylediği söz ve davranışlarla çelişen bir durum olduğunda; “dün dündür bugün bugündür” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışırdı.

Onun devri geçti.

Ama günümüz siyasetçilerinin dün dündür bugün bugündür diyerek Demirel gibi işin içinden sıyrılma lüksleri yok.

Söyledikleri her söz kayda geçiyor ve aksini söylediklerinde suratlarına çarpılıyor.

Devletin resmi kanalı ve beş altı büyük yayın organının iletişim ağını belirlediği dönemler geride kaldı.

Artık isteyen istediği bilgiye anında ulaşabiliyor.

Hiçbir şey gizli kalmıyor..

İyiye de kötüye de kullanılan bir sosyal medya var.

O nedenle siyaset yapacakların bagajlarındaki yüke çok dikkat çekmeleri gerekiyor.

Bagajınız dolu ise ortalığa çıkmayacaksınız.

Ortalığa çıkmışsanız bagajınızda ağır yük(!) olmayacak.

Sözü bir dönem Başbakanlık yaptıktan sonra istifa etmek zorunda kalan ve şimdilerde kurduğu parti ile siyaset iddiasını sürdüren Ahmet DAVUTOĞLU’na getirmek istiyorum.

T24’ten Murat Sabuncu’ya konuşan eski Başbakan, değişik konularla ilgili açıklamalar yaparken kamuoyunda 'Barış Akademisyenleri bildirisi' olarak anılan ve 10 Ocak 2016'da yayınlanan, 1128 akademisyenin imza attığı bildiriye ilişkin olarak;

''Barış Akademisyenleri bildirisi yayımlandı. Eleştirilerim oldu, diline, ifade tarzına. Ama sonuçta fikir özgürlüğü idi. Tayyip Bey beni davet etti. Gittim. Bana 'Bu bildiriye karşı niye daha sert tavır almıyorsun, adeta teröristleri savunuyorsun' diye çıkıştı. Ben de bu akademisyenlerin terörist olarak tanımlanamayacağını, esas onun yaptığının fikir-ifade özgürlüğüne karşı bir tavır olduğunu söyledim. O adalet mekanizmasını işin içine sokmak istedi, ne yazık ki soktu da. Önünde bir liste vardı. 'Sizin de kurulmasında katkısı olduğunuz Şehir Üniversitesi'nden isimler de var' dedi. Ben de bunun onların doğal hakkı olduğunu söyledim.'' İfadelerini kullandı

Bugün bu ifadelerle farklı çevrelere göz kırpan ve “Cumhurbaşkanına tavır koymuş afferin be” dedirten Davutoğlu aynı konuyla ilgili olarak bakın 16 Ocak 2016'da TÜBİTAK'taki toplantıda yaptığı konuşmada neler söylemiş;

''Bu bildiriye yansıyan provokatif dil, fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Zira ben bu bildiriyi, tek tek harfine, virgülüne kadar düşünerek okudum. Kafamı iki elimin arasına alarak bu bildiriye imza atan, bir kısmını da şahsen tanıdığım akademisyenlerin psikolojilerini anlamaya çalıştım. Büyük üzüntü, hicap duydum.''

''Demokratik hukuk devletinde yaşayan vatandaşlar olarak, aydınlar olarak böylesine tek yanlı, böylesine şiddet ve terörü mazur görüp, meşru düzeni korumaya çalışanları insafsızca eleştiren bir yaklaşımın nasıl sergilenmiş olduğunu ciddi bir şekilde hepimizin düşünmesi lazım.''

''Sayısız cinayet işleyen, kan döken terör örgütü için tek bir cümle kurmayan, korsan örgüt bildirilerine imza atan, devletin bölge halklarına katliam uyguladığından söz eden bildiri, hiçbir meşru, hukuki, insani mülahaza içermemektedir.''

''Net olarak soruyorum; Bildirinizde terör örgütünden tek bir kelime bahsetmiyorsunuz. Terör örgütünün bu eylemlerini benimsiyor musunuz? Dün gece 5 aylık bir bebeği katleden bu terör örgütünün eylemlerini benimsiyor musunuz? Benimsemiyorsanız yeni bir bildiriyle bunu açıklamanız lazım. Aydın olmak, demokrasiyi savunmak önce demokratik yöntemleri savunmakla olur.''

Gördüğünüz gibi dün akademisyenlerin bildirisinden büyük üzüntü ve hicap duyduğunu, bildirinin hiçbir meşru hukuki, insani mülahaza içermediğini söyleyen Davutoğlu bugün sonuçta bunun “fikir özgürlüğü olduğunu” söylüyor.

Hangisi doğru?..

Dünkü sözleri mi?..

Bugünkü sözleri mi?..

Savrulma olur da bu kadarı bünyeye zarar.

Şimdi açık konuşalım; bu kadar tutarsız ve bu kadar savrulmuş bir siyasetçiye güvenilir mi?..

Neden güvenelim?..

Benzer savrulmaları yarın yaşamayacağının garantisi var mı?.

Yok…

Dün ak dediğinize bugün kara demeyeceksiniz.

Siz unutabilirsiniz ama biz unutmuyoruz.

Milleti aptal yerine koymayacak, büyüklere masal anlatmayacaksınız.

Artık bebeler bile masal dinlemiyor.

Bol miktarda “seri yalancının” siyaset sahnesinde boy gösterdiği günümüzde ayakta kalarak umut olmak ve “Gelecek” inşa etmek isteyenler, dürüst/tutarlı ve kararlı olmak zorundadırlar.

Karşı mahalleye mavi boncuk dağıtarak belki bir okkalı bir “aferim” alırsınız ama oy alamazsınız.

Bakınız Abdüllatf ŞENER..

Siyasi partiler tarihi bunun örnekleriyle dolu olduğu halde aynı şeyleri yaparak farklı sonuç beklemek “stratejik” bir hata olur.

Stratejik derinliklerde gezinirken stratejik hatalar yaparak inşa edilecek “gelecek” ten hayır gelip gelmeyeceğini hep birlikte göreceğiz.

 

Muhalif olmak doğruları söylemeye engel değil.

 

Yeniçağ gazetesi yazarı Orhan Uğuroğlu,10/01 yazısında Deniz Baykal'la yaptığı görüşmeyi aktardı.

Deniz Baykal, Türkiye'nin Libya'ya asker gönderme kararını değerlendirirken, "Dış politika hamasetle ve husumetle olmaz. Libya'nın daha önceden yanında olmalıydık. Nasıl hata yapılıyor diye bakmamız lazımdı" değerlendirmesinde bulundu.

Kıbrıs Barış Harekatı'nda Türkiye'ye uygulanan ambargoyu delen Kaddafi'nin verdiği desteğe değinen Baykal, sözlerine şöyle devam etti:

"Paranın ötesinde Amerika'nın ambargo koyduğu bir ülkeye Libya ambargoyu deldi. Kaddafi müthiş bir yiğitlik yaptı. Buna tanık olmuş biri olarak yıllar sonra NATO'nun Libya'ya operasyon yapmasını ve Türkiye'nin oradaki konumunu izlerken müthiş üzüntü duydum.

NATO yukarıdan Libya'yı bombalarken Kaddafi onun bunun ayakları altında kalmış görüntülerini izlerken içim nasıl acıdı anlatamam size. Siyasetin ne kadar acımasız ne kadar vahşi bir şey olduğunu orada bir kez daha anlamış oldum.

İnşallah Libya halkı hak ettiği onurlu yaşamı, özgürlüğü yaşar. Libya çok önemli bir ülke, Afrika'nın giriş kapısı. Libya'yla yapılan askeri anlaşmamız çok önemli, emeği geçen herkesi kutluyorum. BM'nin, Libya'daki desteklediğimiz hükümeti meşru görmesi çok önemli."

Görüldüğü üzere muhalif olmak doğruları söylemeye, hakkı teslim etmeye engel değil.

Ülke çıkarları basit gündelik siyasete alet edilmemelidir.

Libya konusunda, başta kendisi partisi (Kandil distrübütörünü saymıyorum) ve iyi saadette olsunlar olmak üzere, tarihi gerçeklerden habersiz, ülke çıkarlarından habersiz, uluslararası ilişkiler okuyan bir üniversite öğrencisi kadar bilgisi olmayan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi/Yunanistan ağzıyla konuşan siyasi miyopları görünce Sayın BAYKAL’ın yerli ve milli duruşu saygıyı hak ediyor...

Her iyi şeye karşı ve ülkemiz düşmanlarıyla aynı dili kullanan bir zihniyetin Ülkemizi emperyalist olarak nitelemeye utanmadığı şu günlerde Sayın BAYKAL keşke daha aktif bir konumda olabilseydi.

 

Bu yazı 2942 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar